HABERSİZ...
Sabah güneşinin ilk ışıkları gölün üzerine düşmeden oltaları yeniden yemleme fikrine direniyorum adeta. Oltaların başında yem torbasının hışırtısı ve kaynamış mısır kokusu gölün sessizliğine karıştı. Kamışların ve nemli ağaçların diplerinde hala sürmekte olan gizemli karanlık sabah sisinin yarattığı gölge oyunlarına dönüşüyor bu saatte. Acaba etraf aydınlanmadan burundaki oltamı koyun içine doğru mu atsam?
Kanat sesleri var gölün üzerinde, bir ördek sürüsü bu. Aralarında bıldırcın ördeği de olmalı tıkırtısından belli. Sığlıklara giderler gölün daha uyanmadığı bu saatlerde, sadece gölge olur, görünmezler. Nemli bir sabah serinliği iyice çöküyor gölün üzerine. Çocuklar çadırda uyuyorlar. İkişer uyku tulumu örttüm üzerlerine, üşümezler. Karşı koydaki balıkçı neden ışığını söndürdü ki daha ortalık karanlık. O da benim gibi sabah alacasının uyuşturucu güzelliğini yaşayan şanslı bir sazan amatörü olmalı. Acaba hiç yakaladı mı?
Atlayan balıkların belli belirsiz hareleri çarşaf gibi hareketsiz gölün yüzeyinde soluyor. En iyisi şu kepçeyi oltaların yanına götüreyim, hazırlıksız yakalanmamak gerek. Gölün yerlisi angutların sesleri karıştı sabah konserine, onlar da yemlenme peşinde olmalı. Yeni aldığım makaralı oltanın kılıfı iyice nemlenmiş çiğden, yarı ıslak otların üzerinde ortalığın aydınlanmasını bekliyor. Ellerimi cebime soktum iyice, soğuk.
Koyun ortasındaki yosunlar yine karıştı. İri bir sazan olmalı, geceden beri hep aynı yerde oynuyor. Küçük balık mı kovalıyor acaba? Bir balıkçılın çığlığı sabah alacasını yırtıyor. En ufak bir esinti bile yok, göl sabahı sakin karşılıyor. Çocukların üstü açılmamış, derin uykudalar.
Çoban köpeklerinin sesleri karıştı gecenin güne kavuşmasına. Belli ki çoban yaydı koyunları otlağa, belirsiz koyun çanları yankılanıyor karşıdaki derede. Karşı koydaki balıkçının koyu renkli silüeti düşüyor artık suyun üzerine, bu mesafeden hissedilmeyen devinimleri var kıyıda. Acaba bir kuzuyla mı boğuşuyor?
Bir su kuşu geçti oltaların açığından, hızlı ve tedirgin. İyice hissediliyor sabah serinliği kalın ceketin içinde bile olsa. Ocaktaki çayı ısıtmak lazım bu uyuşukluğu atmak için, çakmağı arıyorum. Ellerim ıslanmış çiğden, uzaklardan yine ördek sesleri….
Allah! ZİL SESİ!... Hangi olta? Kepçe nerede? Sakin olmam lazım! Çaydanlık devrildi! Buruna koş! Panik! Heyecan! Adrenalin!
Uzaklardan bir araba geçiyor, içindekiler habersiz, çobanın uzaktaki sesi yankılanıyor derede o da habersiz, yine su çullukları geçti açıktan onlar da habersiz, koyun ortasında yeniden atlayan balık bile habersiz hayatın bu en güzel anlarında bir sazan amatörünün yeniden doğuşundan.
Sazanların yaşam ortamları olan nehirler, barajlar ve göletler ayrıcalıklı insanlar olan sazan amatörlerinin hayal kurmaları için olan yerlerdir, sıradan insanlar ise bunu fark edemeyip oradan geçip giderler, habersiz….
Hoşçakalın....

KARŞILAŞMA...
Bir kamış yığınının hemen arkasından, büyükçe bir yosun grubunun önündeki açıklığa bakıyor, cam gibi berrak suyun sığ kesimindeki küçük balıkları izliyordum, dalmışım. Birdenbire ortaya çıktı. Bir denizaltı gibi çok yavaş hareket ediyor ama her haliyle irice bir düz sazan olduğunu da tüm görkemiyle sergiliyordu. Suyun çok sığ olduğu bölgeye yaklaşmış olduğundan belki biraz tedirgindi ama beni farkedememişti. Aramızda birkaç metreden fazla mesafe yoktu. Ön yüzgeçlerinin ağır hareketini, kuyruğunun yalpalayışını hatta gözlerinin parlaklığını bile görebiliyordum. Çok ağır devinimlerle solungaçlarını açıp kapıyor, duruyor mu yoksa geri mi gidiyor belli olmuyordu suyun altında. Güneş ışınları karşıdan geldiği için benim gölgem suya düşmüyor önümdeki kamışlar da beni kamufle ettiği için muhtemelen beni göremiyordu. İkimiz de donduk adeta.
Elimde olta ile bu muhteşem manzara karşısında öylece kalakalmıştım, hareketsiz ve dalgın. Orada bulunmamın nedeni olan bu olağanüstü güzellik, yani hedefim hemen önümde ve özgürdü. Belki ona ulaşamayacağımı biliyor olmanın rahatlığıyla, belki de her zaman gezdiği yerlerden birinde olmanın doğallığı ile salınırken adeta etraftaki küçük balıklara da güven veriyordu. Orada ne kadar süre durup onu seyrettiğimi şimdi hatırlamıyorum ama nefes almakta bile güçlük çektiğimi biliyorum bu karşılaşmada. Bana meydan okuyor gibiydi, sanki. Belki de beni farketmiş, “Bana bir şey yapamazsın, ben buraların kralıyım, senin yanına kadar geldim işte, hadi ne yapacaksan görelim!” der gibiydi. Ne yapabilirdim ki? Elimi oynatsam, anında ok gibi fırlayıp gözden kaybolacaktı. Acizdim, çaresizdim. “Ah, şu oltayı bir atabilmiş olsaydım yanına.” diye geçirdim içimden. “O zaman görürdün sen, beni gafil avlamayı!”
Elimi yavaşça otların üzerine bıraktığım oltaya doğru götürmeye çalıştım. Hemen yan döndü, bulunduğum tarafa bakarak. Göz göze kaldık onunla o anda. Cam gibi siyah gözleri sanki daha da açılmıştı. Ürkek ama vakur, tedirgin ama özgür hali daha da belirginleşti sanki. Amerikan filimlerindeki silahşörler gibiydik orada. Ben silahım olan oltama doğru elimi hissedilmez bir yavaşlıkta uzatmaya çalışıyor, o da bana karşı özgürlüğünü ve her an kaçabileceğini hissettiriyordu. Kazanabilir miydim acaba bu düelloyu? Oltayı onun yanına, hissettirmeden atabilmek için aslında hiçbir şansım olmadığını biliyordum ama belki de bir mucize bekliyordum. Arkasını dönse, ya da yandaki yosunların içine doğru girse hemen oltamı atabilirdim belki sessizce. Ama hiçbirşey yapmıyordu. Orada gözlerini bana dikmiş öylece duruyor, belki de ilk hareketi benden bekliyordu.
Olduğum yere çakılıp kalmış olmaktan da sıkılmaya başlamıştım biraz. Sessizliği yararak bir yalıçapkını geçti aramızdan, karşıdaki kamışların içindeki mekeler hareketlendiler, ileride küçük bir balık atladı hasır otlarının içerisinde. Hiçbir tepki vermedi onlara. “Onlar benim dostum, biz burada beraber yaşıyoruz onlarla!” der gibi umusamazdı çevrede olup bitene. Anlamıştım onun derdinin benimle olduğunu o anda. Kimbilir benim gibi ne balıkçılar görmüş, ne oltalar kopartmıştı buralarda. Gücünü aldığı özgürlüğünden hiçbir ödün vermemişti, pabuç bırakmamıştı iyi amatörlere ya da bohçacı bozuntularına. Her zaman hayatta kalmayı başarmış, buraların efendisi olduğunu ispatlamıştı tüm azmak sakinlerine. Sadece bu bile ona saygı duymak için yeterliydi aslında.
Oltamı almak için uzandığımda ise inanılmaz bir hızla kamışları yarıp gözden kaybolmuştu tatlısuların bu en muhteşem balığı beni orada yalnız ve yıkılmış bırakarak. Elinden oyuncağı alınan bir çocuk misali bir müddet ayrılamadım oradan. Yenmişti beni sazan, daha doğrusu onun özgürlüğüne ve affetmezliğine yenilmiştim orada. Bu karşılaşmadan sonra yıllar boyunca çok sayıda sazan yakaladım o azmakta ve oralarda ama hiçbir zaman harika bir nehrin görüntüsü ile bütünleşen bu manzara gözümün önünden gitmedi. Özgürlüğü için böylesine mücadele veren bir balığa olan saygım da hiç azalmadı yıllar boyu. Sazan peşinde geçirdiğim onca zamana ve edindiğimi sandığım birçok deneyime rağmen, oltama takılan her irice sazan öğrendiğimi sandığım birçok şeyle ilgili sadece fikir edindiğimi, kazanmak ile kaybetmek arasında ise sadece ince bir misine olduğunu öğretti bana. Belki bazen kazanan sazan oldu ama onun gücü karşısında çalan zillerin, eğilmiş bir kamışın görüntüsü ile birleşen doğal bir güzelliğin bana yaşattıklarına baktığımda hiçbir zaman kaybeden ben olmadım diyebilirim.
Hoşçakalın sevgili dostlar…

ÇARESİZLİK...
Koyun orta kısmına doğru ve arabaya da oldukça yakın sayılabilecek bir noktada geniş bir kaya var, önü temiz ve derince görünüyor. Yaklaştım yakından bakmak için. Kıyıya çok yakın, yarısı suyun dışında kalmış kuru bir çalı var önü de temiz. Suyun derinleştiği noktaya doğru uzanan çakıl taşları ve fazla geniş olmayan kumsal bir şeritle şekillenmiş bir alan. Bu noktada daha önceden avlanıldığını gösteren bir taş kümesi ya da eğreti sopası filan da yok, anlaşılan hiç avlanılmamış burada, neden acaba? Bizimkiler de beğenmedi burayı, belki biraz fazla koy içi geldi onlara, burun tarafına doğru gittiler, uzaktan gürültüleri geliyor ama görünmüyorlar.
Hatırı sayılır bir sıcak var ortamda, çok hafif bir meltem ara sıra, derenin üst tarafından koyun içine doğru estiğinde yukarıdaki çamların kokusunu da getiriyor buralara kadar ama serinletmiyor sıcağı. Doğrusu gözüm yemiyor onca yükü taşımayı bizimkilerin gittiği tarafa doğru. Açıkta bir sazan döndü buruna doğru, uzakta. Koyun bu kısmında kayda değer hiçbir hareket yok. Keşke çizmeleri giymeseydim ayağıma sıcağı daha da arttırıyor sanki. Yeniden inceliyorum alanı, daha alıcı gözüyle bu sefer. Oltaları atacağımı kestirdiğim kuru çalının önü epeyce de derin olmalı, en başından beri hep güzel göründü zaten gözüme. Sıcak daha da mı arttı nedir, terliyorum. Meltemin kesildiği anlarda, bizimkilerin konuşmaları geliyor mırıltılar halinde belli belirsiz. Bu sefer koyun dip tarafına doğru bir sazan döndü talaş ve ağaç döküntülerinin arasına yakın bölgede. Bu iyiye işaret, demek balık koyun içine kadar giriyor bu sıcakta, kendimi gaza getirmeye çalışıyorum, yemlemem lazım bölgeyi acilen. Oltalardan biri ile kontrol ettim çalının önünü, suyun derinliğinin 2 metreden fazla olduğunu ve altta takılacak bir kök veya çıkıntının da olmadığını bilmek rahatlattı biraz beni. Yemliyorum mısırla, şimdiye kadar kimsenin beğenmediği bu yeri, sürpriz oynuyorum bu avda.
Her iki oltayı da mısırla yemleyip, birini çalının sağına diğerini de soluna olmak üzere attım, gözümün kestiği ve kısmen de akşam güneşini gören bu noktaya. Yine açıkta atlayan bir sazanın akşam güneşinde parlayan sırtı ve sarı kuyruğu da neden burada olduğumun en açık kanıtı gibi. Belki burada kimse avlanmadı şimdiye kadar ama yer güzel. Oltaları attığım yerin önü birden derinleşmiyor, doğal bir kumsalla oluşmuş plajı andıran bir biçimde giderek derinleşiyor. Sever böyle yerleri bu suların efendisi, hissettirmeden yaklaşır, amatörün en boş olduğu anı kollar. Esinti yine kesildi, bazen koyun ortasına kadar olan saha çarşaf gibi pürüzsüz bir hal alıyor ama ardından esen hafif meltem suyun üzerinde dalga denilemeyecek kırılmalar, küçük titreşimler yaratıyor. Şamandıralar bu hafif esintiye ayak uydurmuş, salınıyorlar nazlı.
Çantadan battaniyemi çıkarıp kumsal kesime serdim. Yanımda büyükçe bir kaya var, suyun düşmesiyle biraz meydana çıkmış, etrafı kum ve çakıl taşlarıyla örülü. Çantamı bıraktım üstüne. Yine çam kokusu var havada rüzgarın katkısıyla derenin içindeki ağaçlardan geliyor. İki su çulluğu geçti oltaları yalarcasına, koyun dibindeki sığlığa yöneldiler. Akşam güneşi biraz çaprazımda parlıyor, yakıcılığını biraz kaybetmiş ama epeyce ısıtıyor yine de. Koyun açığında yine bir sazan atladı ama uzakta bu sefer, sadece suda oluşturduğu hareler görünüyor. Ayaklarımı da uzattım kumsala. Şamandıraların sudaki görüntüsüne dalıyorum. Aralarında bir metreden fazla mesafe var ama hafif esintide renkli kısımları görünüyor. Dalgaların ahengine uymuş doğal bir salınım içindeler. Tüm sazan amatörlerinin ömürlerinin ne büyük kısmı böylesi şamandıra seyretmeyle geçmiştir aslında. Gözleri bozulan amatörler bile vardır belki böyle sabit bir noktaya saatlerce, günlerce bakarak.
Şamandıra seyriyle geçen bu süre içinde etrafta bir hareket yok. Bizimkiler de görünmüyor. Koyun burnuna doğru, görünmeyen kısmında dip oltalarını atıyor olmalılar hala. Arada bir rüzgarla sesleri geliyordu ama şimdi daha uzaktalar herhalde, bir ses yok. Sıcak ve şamandıraların ritmik hareketi bir yandan, günün yorgunluğu ile vurmayan balık diğer taraftan, ortama bir ağırlık bir rehavet çöküyor sanki. Ayaklarımı da uzatmış bir durumdayım, bu aşırı huzur ve sakinlik ortamında uyumak üzereyim neredeyse.
Üzerimden bu miskinliği atmam lazım, doğruldum. Hiçbir balık belirtisi olmamasına rağmen, soldaki oltayı yeniden çektim ve yemledim, şamandıranın derinliğini de biraz daha arttırdım, sırf hareket olsun diye. Bu arada yanımda kepçenin olmadığını da fark ettim, aksiliğe bak. Benim kepçeyi muhtemelen babamlar almış olmalı canım sıkıldı. Gerçi balık vurmuyor, kepçesizliğin şu an için çok önemi yok gibi ama ya vurursa. Uzaktan bir motor sesi yankılandı derenin üzerinde, başka balıkçılar olmalı. Bir kara leylek dönüyor koyun dibinde, gümüş ya da kurbağa filan arayacak herhalde sığ kesimde. Yine rüzgar kesildi. Miskinlik ve uyuşukluk tüm ortamı sarmış durumda. Balık uyuşuk, balıkçı uyuşuk, ölü toprağı serpilmiş garip bir durum. Bizimkiler gelse de ortalık biraz neşelense diye düşünüyorum.
Bu sırada küçük bir dalga, ölmüş bir gümüşü sürüklüyor su kıyısında, önümdeki çalının kuytusuna kadar getirdi gümüşü. Uzanıp elime aldım onu. Daha yeni ölmüş, her halinden belli. Pırıl pırıl pulları ona gümüş denmesinin haklılığını gösteriyor sanki. İşaret parmağımdan biraz daha büyükçe resim gibi bir balık bu. Yani sazan olsam ben bunu yerim diye aklımdan geçirirken, birden oltalardan birine bunu takmak fikri oluşuyor kafamda. Yok canım, olacak şey değil! “Buna vuracak büyüklükte bir sazan girmez bu kadar içeri!” diyor içimdeki ses. Ama daha güçlü bir iç ses “Neden olmasın, zaten mısıra vurmuyor değişiklik olur fena mı?” diyor kalbimden. Küçük bir kertenkele beni seyrediyor, çantamı koyduğum kayanın yanından. Belki de bana gülüyor, halime bakıp, ama daha çok “Bu da nereden çıktı, şuradaki rahatımızı bozdu!” edası içinde sanki. Elimden gelse sormak isterdim bu küçük sürüngene “Gümüşü oltaya takayım mı?” diye, kararsızlığım sürüyor. Koyun çok içinde, sığ bölgeye yakın, yine bir sazan döndü, su çullukları havalandılar kondukları yerden, ama uzaklaşma niyetleri yok, yeniden kondular oralara bir yere.
Denemeye karar veriyorum gümüşü. Sağdaki oltayı çektim bu sefer, mısırlar aynen duruyor, yakınlarından bile geçmemiş anlaşılan sazan. Çıkarttım iğneden mısırları, takıcam gümüşü yolu yok, artık kararımı vermişim bir kere. Kertenkele kaybolmuş kayanın üzerinden, havada çam kokusu var yine. Gümüşün 0.35’lik bir misinanın ucundaki 4 numara iğnedeki hali ile ortaya çıkan yem ile iğne arasındaki orantısızlık, yaptığım saçmalığa beni bile güldürüyor sanki. İğneyi değiştirmem, büyütmem lazım ama uğraşamayacağım şimdi takım değiştirmeyle. Zaten balık da vurmuyor, iş olsun diye takıyorum gümüşü bu ufak iğneye.
Oltayı yeniden eski yerine attım ama gümüşün ağırlığı şamandırayı batırıyor. Şamandırayı biraz daha kaldırıp yeniden atıyorum oltayı, artık şamandıra batmıyor. Muhtemelen gümüş tabana oturdu. Yeterince gürültü yaptım ortamda artık sessizlik istiyorum. Babamların sesi hiç gelmiyor artık, belki de diğer koya kadar uzandılar, iyice uzaktalar anlaşılan. Derenin içine doğru sağlı sollu yerleşmiş meşelerin arasında karatavuklar oynaşıyor, bazen yükselen sesleri bana kadar ulaşıyor. Kara leylek koyun bitim yerindeki sığlıkta arayışlarını sürdürüyor, sessiz. Artık balık da atlamaz oldu etrafta, sakinlik ve durgunluk yeniden arttı sanki.
Yeniden oturup ayaklarımı uzatıyorum kumsala. Bu sefer başımı da yasladım kaya çıkıntısına. Gerçi her iki şamandırayı da görebiliyorum uzandığım yerden. Uyku mahmurluğu iyice çöktü üzerime, gözlerim kapanıyor. Akşam güneşi eskisi kadar yakıcı değil artık. Başımı yasladığım yer pek rahat olmadığından arada bir gözlerim açılıyor, şamandıraları izliyorum bu arada. Böylesi göz açıp kapamalar arasında birden sağdaki şamandıranın yani benim gümüşlü oltanın şamandırasını göremiyorum. İrkildim ve doğruldum birden, sanki birisi kafamdan aşağıya su döktü. Şamandıra yok ama kamışın ucundan sarkan misina bol, hiçbir gerilme de yok misinada. Biraz sakinledim. Dalgadan mı göremedim şamandırayı, yoksa yengeç ya da kerevit filan mı oynuyor gümüşle? Şamandıra nerede? Beynimde bu düşüncelerle boğuşurken birden şamandıra çıktı suyun üzerine. Yine eski konumunu aldı şamandıra, ama ben eski ben değilim artık. Uyku filan kalmadı, artık cin gibiyim. Açıldım, dirildim, ama hala ne olduğunu anlamış değilim.
“Bu bir hayal miydi?” diye düşünürken iyice doğruldum oturduğum yerde. Şamandırada yine bir gariplik var gibi, ya da bana öyle geliyor. Sanki bana hissettirmemek için büyük bir özenle aşırı yavaş bir biçimde gömülüyor gibi. Sadece tepesi kaldı suyun içinde ama misinada hala bir gerilme olmadığından adrenalini arttıracak bir durum yok ortada. Belki yine bir balık atladı açıkta, ya da su çullukları uçtular kondukları yerden, belki kara leylek terk etti koyu, başka bir yere yemlenmeye gitti, belki de kertenkelenin üstüne bastım kayanın yanında farkında olmadan ama artık başka bir boyuta geçtim sanki. Şamandıradaki hareketler beni kopardı mı ortamdan nedir, avının kokusunu almış bir sazan amatörü boyutuna mı geçtim ne oldu ama artık gerginim yay gibi. Oltalarla da aramda belirli bir mesafe var ama oturduğum yerden kamışların üzerine atlayacak kadar hazırlıklıyım artık.
Şamandıra gene durdu olduğu yerde ama yarı batık bir biçimde görünüyor. Sinir bozucu bir durum bu, sazansan vursana adam gibi, nedir bu işkence!! Saniyeler geçmiyor gibi, şamandıraya bakmaktan gözüm yoruldu. Son derece yavaş hareketlerle oltaya doğru biraz daha yaklaştım, kedi adımlarıyla. Şamandıra tekrar çıktı suyun üzerine ani bir şekilde ama bu sefer yüzeyde yan yatıyor. Sanki dipteki saçağın suyun tabanı ile irtibatı kesilmiş gibi, bir güç kaldırdı onu oradan. Misinada yine bir gerilme yok. Gözüm bir misinada, bir şamandırada, ne oluyor acaba aşağıda? Yakında bir yerlerde bir balık atladı ama nerede atladığını görmem mümkün değil, gözlerimi ayıramıyorum ki şamandıradan.
Yüzeyde yatık olmasına rağmen yavaş yavaş gitmeye başladı şamandıra açığa doğru, kamışın ucundan sarkan misina da yavaş yavaş geriliyor. Nefesimi tuttum, titreyen ellerimi kamışın sap kısmına değdirircesine yaklaştırdım. Misina iyice gerilemeye başladı ama şamandıra yüzeyde. Misinanın sarkan kısımlarında hiç boşluk kalmadığından neredeyse oltanın ucuna kadar erişti gerginlik. Oltanın ucundaki her neyse kararlı bu sefer, gidiyor. Nefes bile alamıyorum artık, bir ürperti kaplıyor tüm bedenimi. Şimdi tam zamanı, tüm gücümle asılıyorum kamışa. Yay gibi bükülüyor 4 metreyi geçkin kamış ama inanılmaz bir direnç var oltanın ucunda. Balığın ağırlığını hissetmeye çalışıyorum ama sanki bir değil birçok balık var gibi ucunda, çeviremiyorum balığı. Babamlara sesleniyorum tüm gücümle, yanımda kepçe de yok. Balık çok güçlü asılıyor, anlaşılan işi hemen bitirmek istiyor. Artık misinenin inceliğini ya da kancanın küçüklüğünü filan görmüyor gözüm, direniyorum. Suyun o bölgesini kaynatıyor adeta balık, büyük girdaplar oluşturuyor suda ama görünmüyor epeyce derinde. Koy ısındı sanki, su canlanmış gibi, hayat geldi ortama, karatavuklar bile kaçıştılar o mesafeden, artık koyda hüküm süren tek gerçek var, mücadele.
Babamlara seslenmeyi sürdürüyorum ama rüzgar o taraftan mı geliyor nedir, muhtemelen sesim onlara ulaşmıyor. Balığı hiçbir şekilde kontrol altına alamıyorum, her geçen saniye balığın lehine işliyor gibi. Önceleri suya belirli bir açıda olan kamış şimdi biraz daha suya doğru eğilmeye başladı. Bu olta onu çekmeyecek, hissediyorum. “Hayır çekecek, teslim olmak yok!” diyor içimdeki ses. Her saniye bir mucize olmasını bekliyor, balığın teslim olacağını, kuzu gibi geleceğini hayal ediyorum ama hiçbir şey değişmiyor. Döndüremiyorum balığı herhangi bir tarafa, o beni döndürüyor, sanki benimle oynuyor gibi. Bizimkilere bağırmaktan, seslenmekten sesim kısıldı ama hiçbir hareket yok o tarafta. Gerçi olsalar ne olacak, balığın üstüne mi atlayıp çıkaracaklar? Ama en azından kepçe yanımızda olur, bana destek olurlar diye düşünüyorum. Acınacak bir hal almaya başladım. “Hadi Ateş, diren!” diyorum kendime. “Sen neleri yakaladın! Orkinos değil ya bu! Şimdi teslim olur!” diyorum, umutsuzca.
Olta iyice düzleşmeye başladı, balık açığa doğru yöneldi. Kamışın sadece dibinden tutar bir hal aldım, hiçbir esneklik ve verecek boşluk kalmadı oltada. Dizlerimin üzerine çökmüş durumdayım ve misinanın gerginliği iyice arttı. Sanki bir kütük var oltanın ucunda, sanki balık yeni yakalanmış gibi gittikçe kuduruyor, azgınlaşıyor. İyice eğildim dizlerimin üstünde, kamışla olta dümdüz bir hal aldı artık. Güçlü bir takımla yarışılan bir halat çekme yarışmasındaki en öndeki yarışmacı gibi bir görüntü aldım suyun kenarında. Pes etmek üzereyim, daha fazla direnemeyeceğim ve Tınn…..
Kurşun ile oltanın kopan kısmından geri kalan bölümü başımı sıyırarak geriye doğru savruldu. Derin bir sessizlik var etrafta şimdi. Suyun fokurdaması da dindi. İğnesi kopmuş bir oltayla, yenilmiş, ezilmiş ve hezimete uğramış bir amatörün dramı yaşanıyor koyun bu bölümünde. Sanki bir grup karatecinin saldırısına uğrayarak feci şekilde dövülmüş biri gibi yarı kızgın, yarı çaresiz, bütünüyle tükenmiş bir durumdaki sazan amatörünün trajedisi oynanıyor göletin bu bölümünde. Seyirciler de terk etmiş ortamı. Ne bir kuş, ne bir kertenkele görünmüyor artık, saklandıkları yerden için için gülüyorlar muhtemelen. Oltasına yakalanan balığı hiç görememiş, kaç kiloluk bir sazan olduğunu bile tahmin edemeyen bir amatörün yenilgisi, bozguna uğrayışı bu.
Belki bu kaçan balıktan çok daha iri sazanları yakaladım, ya da kaçırdım bu sularda geçen yıllarda ama bu sahneyi hayatım boyunca hiç silemedim gözümün önünden desem yalan olmaz. Titreyen ellerimi ve yaşadığım o büyük heyecanı kolay kolay unutabileceğimi de sanmıyorum. Şimdilerde kaçırdığım balıklara sevindigim bile oluyor, ama bu anıyı Porsuk Barajı yıllarından, Çanakkıran’dan ve 16 yaşındaki bir gencin yaşadığını düşünürseniz, tepkisini haklı bile bulabilirsiniz. Her sazan avının ayrı bir heyecanı ve farklı bir özelliği olduğundan, amatörün her avdan bazı şeyler öğrenebildiğini söylemek de yanlış olmaz. Bu anı bana bir sazan amatörünün olta ve yem seçiminin hedeflediği amaç doğrultusunda olmasının önemini bir kere daha öğretmiş, tatlı suların bu güçlü balığı ile şaka olmayacağını net bir şekilde göstermiştir. Eğer sazan amatörü, iri sazan çıkan bir alanda avlanıyorsa herhangi bir hayal kırıklığı yaşamamak için takımlarını ve kullandığı yemi bu amaca hizmet edecek nitelikte belirlemelidir. Çünkü hedeflediğimiz balığın şaka götüren bir yanı, ciddiye alınmayacak bir tarafı yoktur. Eğer tatlı suların bu en güçlü yaratığı ile şakalaşıyorsanız, canınızın yanmasına hazır olmalısınız.
Hoşçakalın sevgili dostlar.

SCHUMACHER SÜTÇÜ, İNGİLİZ ÇOBAN, YARMA VE UŞAĞI...
Göletin daha tam uyanmadığı saatlerde ve henüz sabah sisinin bulanıklığı varken kuytularda, göletin yanındaki yoldan geçiyor süt toplama kamyoneti, sürücüsü çılgın. Hem de bir trafik canavarı sürati ile ve bir süt toplama yarışmasına süt yetiştirircesine, tam gaz. Belki de hayaliydi sürücünün hep bir Formula pilotu olmak ya da Schumacher olmak belki de ama kader onu bir süt kamyonetine mahkum etti, kim bilir? Çoktan yitip gitti gözden Schumacher sütçü, bir karga sürüsü yolun kenarından kıyıya süzülüyor, daha yükseklerde bir yaban ördeği sürüsü sabah yemlenmesine çıkmış olmalılar, kanat kırıyorlar göletin çayır kısımlarına doğru, oltalar sessiz, daha uyku sürüyor, mahmur.
Sıra karşı derenin üzerindeki ağılda geceleyen koyunların dere aşağı hızlı devinimlerine ve çobanın, koyun çanlarıyla karışık seslerine geliyor artık. “Hoo, haa, cavıra bak ya, hoo!!” Sabah sessizliğine karışıyor erkenci çobanın aşağı yukarı koşturan görüntüsü uzaktan, kıyı boyunca sürdüğü koyunları arka taraftaki anızlara yayacak belli niyeti, aceleci. Kim bilir kaçıncı kez geçiyor aynı kıyıdan, selam vererek amatörlere “Rastgele hemşerim!”. Kibar amatörler de onu selamlıyorlar “Eyvallah, sana da kolay gelsin!” Belki de muhabbet arayan amatörler olacak içlerinde “Merhaba, köyün sürüsü mü bu?” Çobanın derdi biran önce yaymak koyunu meraya, yanıtlayacak amatörü, meşgul “Hoo, Haa, Evet, abey, köyün!!” Aslında soran da yanıtlayan da farkında muhabbetin geyik olduğunu ama usüldendir, selamsız geçilmez doğada dostlar, samimi. Eğer çoban yarma olsaydı “Sana ne, satın mı alacan sürüyü!!” diye de diklenebilirdi, alaycı. Ama yapmaz bizim doğa dostlarımız öyle, yabanın raconu vardır, insanlar dost, muhabbetler tatlı olur, çam sakızı.
Boynunda tek kırması çapraz asılı, omzunda heybesi ve elinde olmazsa olmaz sopası, çoban değneği ile tipik bir görüntüdür çobanın ki aslında. Her sabah ve hep aynı saatte, kıyı boyunca amatörleri görür orada. Görür de ne düşünür aslında içinden o bilinmez çoğu kez. Belki bir acıma geçer yüreğinden “Len, dün de kimse balık tutamadıydı buradan, bugün de bu salaklar konmuş kıyıya, yine tutamadan gidecekler belli!!” Belki de imrenir, biraz kıskanır onları, iç geçirerek “Ah ulen be, bunlar gibi benim de keyfim gıcır olacaktı, böyle yan gelip yatacaktım suyun kenarında, iş yok, güç yok, balık peşinde! Belki de internete, forumlara filan takılırdım, akıl verirdim balıkçılara ‘İngiliz balıkçılar şöyle yaparlar’, filan derdim, ah parasızlığın gözü kör olsun!” diye mi düşünür içinden her gün defalarca selamlaştığı amatörlerin yanından geçip giderken.
Sabah serinliği hala sürüyor, güneşin henüz hükmü yok bu kıyıda, oltalar, çantalar, takımlar hepsi nemli, çiğ kokuyor, göl kokuyor ortam, doğa. Schumacher sütçü vardı mı ki köye, takla atmadan? Koyun sesleri de artık uzaklarda kaldı, İngiliz çoban görünmüyor artık. Bir su çulluğu geçti, zıpkın gibi, oltaların açığından, bir angut sürüsü havalanmış, sesleri karıştı sabah konserine doğanın, Başka bir gürültü doğuyor şimdi yine yol tarafından. Köyün yolcu minibüsü bu, bir araçtan ziyade tarihi eser niteliğinde bir taşıt. Çünkü aracın çıkardığı ses ile aldığı yol ters orantılı. Hurdaya ayrılma yaşını çoktan geçirmiş bu antika minibüsün sürücüsü ne kadar gaz verirse versin aracın sürati aynı kalıyor ama çıkardığı sesler tüm göl halkını uyandırıyor, sanki. Bir uyandırma servisi gibi görev üstlenmiş bu araç bol gürültü ve mesafe sıfır yaklaşımı ile ilerlemeye çalışırken bir yandan da kıyıdaki amatörlere selam vermeyi ihmal etmiyor, kornayla. Aynı minibüs yarım saat sonra köyden aldığı yolcularla geri dönerken gürültüsünü daha da arttırmış bir biçimde seyrediyor ama hız hep aynı. Ne büyük tezat var aslında Schumacher sütçü ile bu “Uyandırma minibüsü” sürücüsü arasında, biri durmak bilmiyor öbürü ise gitmek.
Oltaları yemlemek lazım, ümitli saatler yaklaşıyor. Yem torbasını alıp burundaki oltalara doğru yöneliyorum, kedi adımlarla, avcıyım artık, balıkçı. Son oltaların açığından bir balıkçıl kalkıyor benim görüntüme, isteksiz. Belki de kızıyor bana, “Tam sabah yemlenmesi yapıyordum şurada, bu da nereden çıktı!” dercesine fazla uzaklaşmadan yeniden konuyor biraz ileri ama gözü bende, tedirgin. Yiyecek bir şeyler bulmuş olmalı buralarda, terk etmek istemiyor avlağı. Belki de hala söyleniyor bana için için “Ne kurcalıyorsun şu oltaları, baksana vuran eden yok işte! Balık vursa kamış sallanır, bir şey olur, senden başka var mı buralarda beni rahatsız eden? Git çay demle, bir şeyler yap, biz de şurada ağız tadıyla yemlenelim!!” diyor belki de, asabi.
İlk oltayı çektim, yemlerini tazeledim, aklıma balıkçılın kurgusu geldi, hayvan haklı mıdır nedir, vuran eden olmamış yemlere hiç! Bir sazan atlıyor ortadaki yosun kümesinin yakınlarında, uzaktan köpek sesleri yankılanıyor, çoban köpekleri, belki de bizim İngiliz çobanın. Sütçü Schumacher hala dönmedi, köyde süt mü yoktur nedir, yoksa başına bir şey mi geldi?
Karşı kıyıya bir amatör grubu geldi, arabadan iniyorlar. Arada epey mesafe var, ne yaptıkları pek belli olmuyor, zaten daha hala sabah sisinin bulanıklığı var açıklarda. Sesleri geliyor, suda yankılanarak, net değil ama kapanan araba kapıları daha belirgin. Hepsi malzemeleri alıp su kıyısında bir yer kapma telaşında gibi görünüyorlar, bir iki kişi çoktan suyun kenarına indi bile. Birisi sesleniyor arabanın yanındakilere “Aliii, yem torbasını getir len, benim çantayı da al, çabuk len!!” sessizlik.. İçimden “Oha!” dememek için tüm kibarlığımı toplamaya çalışıyorum, sabah, sabah. Arada büyük mesafe var, görüntüleri net değil ama sesleri bana kadar ulaşıyor, gecikmeli de olsa. Suyun kenarından seslenen “Yarma!” belli ki bu işi bilen geçinenlerden biri. Arabanın yanındaki Ali midir nedir o ise uşak filan gibi bir şey olmalı, bu gölete, belki de “Yarma”ya hizmet etmesi için getirilmiş biri, yani getir-götür işlerine bakacak herhalde! Yoksa hiçbir dostluk, böylesi bir hitabı ve muhabbeti kaldırmaz gibi görünüyor bu mesafeden. Yok, yok arkadaş filan olamaz bunlar.
Kendi işime bakayım ya, sana ne elalemin muhabbeti diyorum, oltalarla uğraşmaya başlıyorum ama kulak bu işte duyuyor inadına. Yoksa “Yarma”nın akrabası filan mı acaba bu emir eri konumundaki kişi diye yine düşünceler takılıyor kafama. Bir karabatak geçiyor aradan, ama mesafeli, telaşından belli, bildiği bir yere gidiyor, yiyecek derdinde olmalı. Oltaların üzeri tamamen ıslanmış çiğden, birazdan güneş ısıtınca kuruyacaklar nasıl olsa, güneş daha nazlı. Yine karşıdan sesler geliyor, uşak mıdır, nedir çözemediğim kişi sesleniyor aşağıdaki “Yarma”ya “Bulamadım abi, yem torbasını nereye koydun?” Aşağıdan yanıt geliyor “Ulan ne salak adamsın ya, su bidonunun yanına baksana len, biiiip!” Deminden beri tanımadığım birine “Yarma” dediğim için acaba ayıp mı oldu diye içim içime sığmazken, “Yarma” nın verdiği yanıt ve sonuna eklediği küfür ne yazık ki onun “Yarma”lığını tescilliyor sanki, hatta öteye bile geçiyor denebilir, “Duble Yarma” bu, yazık, içim acıyor.
Karşıdaki grup kibar! paylaşımlarını sanki göletteki tek insanlar onlarmışcasına pervasızca sürdürürken gözüm çocukların yattığı çadıra ilişti. Sanki içeride bir hareketlenme oldu, acaba üstleri mi açıldı diye tam düşünmeye başlarken küçük oğlanın ince sesini duyuyorum. “Babaaa!”, biraz da merakla “Efendim oğlum, buradayım diye seslendim.” Oğlan yanıtladı “Tuvaletim geldi!” “Tamam sana ayakkabılarını getireyim sen çıkma dışarı, soğuk dışarısı” Yem torbasını oltaların yanına bıraktım, ayakkabılarını giydirmek için çadırı açtım, oğlan yarı uykulu yineledi, “Tuvaletim geldi!” “Tamam oğlum gelmiştir, genelde bu saatte gelir o! Aslında tam oltaya balık vurduğunda gelir ama bugün erken gelmiş!” diye sürdürdüm, takılarak. Anlamadı, “Efendim?” diye sordu. “Boşver canım, saçmalıyorum işte.” diye bitirdim. “Balık tuttun mu baba?” diye sordu oğlan, meraklı. “Tutamadım oğlum.” diye yanıtladım. “Keşke tutsaydın!” diye söylendi, içten biraz da üzgün. “Üzülme oğlum, balık nasıl olsa tutarız, merak etme!” dedim, pantolonunu düzeltirken, “Zaten balık tutmak o kadar önemli değil ki, bak burada beraber eğleniyoruz, kamp yapıyoruz, ateş yakıyoruz, dün top bile oynamadık mı?” “Evet çok güzeldi baba, bugün de oynar mıyız?” “Eğer istersen oynarız, oğlum!” dedim. “Yaşasın.” dedi, yeniden çadıra girip uyku tulumuna kıvrıldı. Üzerini sıkıca örttüm, huzurlu.
Oltaları yeniden yemledim, sabah serini yavaş yavaş yerini güneşin sıcaklığına bırakmaya başladı, artık çimenlerin üzerindeki su tanecikleri güneşle tanışmaya ve renk oyunları yapmaya başlamışlardı. Bu doyumsuz güzelliği hiçbir şey bozmamalı diye düşündüm. Uzaklardan bir araba sesi geldi, Schumacher mi, yine bir koyun çanı meradan İngiliz çoban. Amatörlerin sesleri yankılanıyor kıyıda “Yarma ve Uşağı” mı acaba? Artık beni ilgilendirmiyor çünkü bir sazan amatörü olmanın ayrıcalığı güneşle, doğayla ve göletle yeniden hissedilir oldu. Artık ortamda avcı var, sazan amatörü var ve güzellikler var. Hemde gerçek amatörlerce binlerce yıldır yaşanan güzellikler, doğa, sevgi ve saygı ile şekillenmiş doyasıya yaşanması gereken onurlu, erdemli, kibar ve amatörce güzellikler bunlar, gerçek.
Hoşçakalın Sevgili Sazancılar…

KARANLIĞIN SAKİNLERİ...
Sazan peşinde bir sürü gece geçirdim çeşitli sularda ama bu gece bir karanlık yarışması yapılsa kesinlikle dereceye girecek derecede zifir siyahı. Belki de tek başıma olmaktan kaynaklanan bir ürperti ama gerçekten de korkutucu bir siyahlık var nehrin kenarında. Koyu karanlığın ıssızlığı ve yalnızlığı daha da arttırdığını öğreniyorum gündüzü son derece güzel olan bu akarın kenarında. Sessiz bir siyah sarmış her yanı, sadece yakınımdaki hasır otlarının ve kırılmış kamışların arada bir artan rüzgarla sallanışları fark ediliyor, belli belirsiz.
Belki yabanın sakinleri uyuyor gibi ama biliyorum burada yalnız olmadığımı. Böylesine karanlık bir gecede nehrin tek hakimi olan balıkçı kaçkını, karanlıkla dost, fırsatçı ve güçlü yaratıklar var yakınlarımda, hissedebiliyorum. Göremiyorum onları ama yakınlarda, hem de çok yakınımda olduklarını biliyorum amatör içgüdüsüyle, pusudalar sanki. Bu ürkütücü gecede, nehrin oldukça derin olan bu bölgesinde bu tanıma en çok uyan neredeyse tek yaratık var ıssızlığı seven, onu da ben biliyorum bütün amatörler gibi.
Zifiri karanlık, arada bir kamışların arasından gelen şapırtılarla da bölünüyor. Bir sakarmeke ya da saz tavuğu gürültüsü olabilir ama ya oysa! Oltaların yerleri, eğretilere taktığım ziller ve kıyıdaki kamış köklerine nasıl bağlı oldukları geçti gözümün önünden, rahatladım. Karanlıkla bütünleşen bulutları zar zor seçebiliyorum karşıdaki köyün ışıklarının gökyüzüne yükselen şavkında. Kar yağar mı acaba? Keşke hava durumunu iyice öğrenseydim gelmeden önce, pişmanlık. Havanın bulutlu olması belki karanlığın asıl sebebi ama soğuğun şiddetini de azaltıyorlar bulutlar, yine de ürperti artıyor her saniye, nedeni soğuk olmasa da.
Bazen arabanın yanındaki, seyyar lambanın aydınlattığı bölümde oturuyor, kimi zaman da suyun iyice kıyısına gidip karanlıkta nehrin sesini dinliyorum. Suyun kıyısında durduğum anlarda arada bir şiddetlenen rüzgarla sallanan lambanın ışığı kamışların arasından bana kadar ulaşıyor, gölge oyunları yaratıyor ıssız gecede. Kötü! Işığı ben görüyorsam o da görür, sevmez aydınlığı, karanlıkla dosttur o, önlem almalı. Lambanın etrafına bir şeyler sarmak için döndüm arabanın yanına. ışığın suya düşmesi hiç de iyi değil, karartma yapmak lazım, yeterince karanlık değilmiş gibi.
Biraz gazete parçası sardım seyyarın etrafına, artık sadece arabanın yanını ve önünü aydınlatıyor, iyi. Saate bakmak için eğildim ışığa doğru. Saçmalığa bak, etrafı karart sonra da saate bakmak için iki büklüm ol ışığın altına doğru, saat 23:00. Gece yarısının en ümitli saatleri başlayacak yakında, ve o kendini daha da güvende hissedecek, binlerce yıldır yemlendiği yerlerde ve karanlıkta. Yine arttı sessizlik ve karanlık ama üşümüyorum nedense. Bir kurbağa sesi geldi kıyıdan, çıkmıştır karaya bu saatte, su tehlikeli onun için artık yayınlar bırakmaz peşini. Bir mekenin çığlığı yankılandı nehrin karşı kıyısındaki kamışların arasında, uyumaz mı bu hayvanlar, bu saatte? Nehrin uzaktaki bir noktasında iri bir balık atladı sanki. Orasının daha ıssız olduğunu nasıl hisseder bu hayvanlar, burada davul çalmıyorum ki. Ama beklemeli, daha sessiz, daha karanlık beklemeli, gerekirse kamış olmalı, yosun olmalı, burada yokmuşum ve hiç olmamışım gibi beklemeli, çünkü o hisseder.
Daha yakından bir atlama sesi! Bu o... Adeta devrildi suyun üzerinde. Onların farklı bir atlayışı vardır, karanlıkta bile olsanız, hiçbir şekilde onu görmeseniz bile iri olduğunu anlarsınız atlayanın. Suyun üzerine adeta bir kaya düşmesi gibi heybetli bir sestir, büyük bir gürültüdür, tarif edilemez, sadece karanlıkta yankılanır verdiği mesaj. “Ben buradayım, her zamanki gibi yemleniyorum, senin oltaların bana vız gelir, onları koparıp, hepsini dağıtmaya geldim, çünkü ben buraların en güçlüsüyüm!” biçiminde bir meydan okumadır, anlayana. Öylesine bir ses değildir bu! Bu ses onun özgürlük ifadesi, bir başkaldırı ya da başka bir deyişle güç göstergesidir. Daha da ürpertici olanı benim oltalarımı koparacak bir gücün oralarda dolaştığı mesajıdır bu. Eğer öyleyse…! Biran için zillerin sesinin buraya kadar ulaşamayacağı düşüncesi bulandırıyor zihnimi. Gidip bir baksam mı acaba? Oltaların başına her gidiş gürültü demek, ışık demek, kısacası insan demek oralarda. Olmaz! benim yok olmam lazım, karanlık, ve buhar olmam lazım havada.
Sudan buhar çıkmaya başladı sanki, ceketimi giydim. Bir puhu kuşu öttü, arkadaki kayalıkların civarında. O da yemleniyor olmalı, belki de bir tarla faresini kaçırdı, sinirinden bağırıyor karanlıkta. Vazgeçiyorum, oltaları dolaşma fikrimden. Nasıl olsa duyarım buradan zilleri diyerek biraz daha yaklaştım suyun kıyısına. Saat kaç oldu acaba? Gece yarısını geçmiş olmalı, tedirgin saatler. Yine derin bir sessizlik oluştu ama nehir canlı bunu görmek gerekmiyor. Gecenin ayazı iyiden iyiye hissedilmeye başladı, arabaya girip kaloriferi mı çalıştırsam? Hayır, bu asla iyi bir fikir değil, çünkü hem gürültü olacak hem de bu arada vuracak bir balığı duymayacağım. Geceyle öylesine bütünleştiğimi hissediyorum ki bir insan varlığını hissettirecek her şeyden kaçınıyorum artık bir gölge oldum.
Bir zil sesi, hem de deminki balığın atladığı yerde. En sağlam oltamın olduğu yerdeki zil bu, bittin sen! Artık benimsin, seni yendim. Gölge oldum, sizden biri oldum, su oldum seni yendim. Belki aç gözlülüğüne, belki de kendine fazla güvenmene yenildin işte. Binlerce yıldır seni yenen diğer amatörler gibi ben de yendim seni. Artık karanlık fazla ürkütücü değil, soğuksa hiç kalmadı neredeyse. Eski bir dosta kavuşmanın mutluluğu sardı her yanı. Şimdi bir çok amatörle beraberim sanki bu karanlık gecede ve bu ıssız nehirde. Arkadaşların atlamayı sürdürecek tüm heybetleriyle karanlık kuytularda, tedirgin ve sessiz yaklaşacaklar bir başka sazan amatörünün oltasına, benim gibi, buhar olmuş, karanlık olmuş ve gece olmuş bir başka amatörün oltasına. Issız, sessiz, karanlık ve soğuk bir gecede, nehrin bir başka kuytusunda.
Hoşçakalın sevgili sazancılar…

YAŞAMIN İÇİNDE SAZAN...
Bayiden gazeteleri alırken bir paket de yedek pil aldım fenerler için. Doğrusu, suyun kenarında karanlıkta kalmak en son yaşamak isteyeceğim şeydi yarın. Karanlık deyince aklıma geldi mehtabın durumu. Acaba yarın gece ay karanlığı var mı? Karanlık geceyi sever sazan, rahat durmaz, koparacak olta, üzecek amatör arar mehtabın olmadığı gecelerde, sığ sularda, sessiz ve acımasız. “Paranın üzerini alacak mısınız?” dedi kasiyer aniden. “Pardon, dalmışım!” dedim utanarak. Evdeki ay takvimine bakmam lazım diye düşündüm yeniden arabaya binerken.
Hava açık, pırıl, pırıl bir güneş var gökyüzünde. Pek iyi bir işaret değil bu, böyle havaları sevmez, kötü hava ister sazan canavarı. Gerçi rüzgar fena değil gibi. Demiryolu geçidine varmadan arabayı durdurdum ve indim arabadan, sanki bir şeye bakacakmışım gibi, asıl amacım rüzgarı kontrol etmek. Rüzgar batı yönlü, şiddetli değil. Gözümün önüne yarın avlanacağımız gölet geliyor, doğu yönündeki iki koy ile aralarındaki küçük çıkıntılar güzel alır batı rüzgarını, cepheden. Atacağım oltalar bile canlandı gözümde, rüzgarla sallanışları heyecan verici, ümitli. Yeniden bindim arabaya, okula doğru yola koyuldum, gözümde sazanlar, hep iri.
Bugün dört saat ders var okulda. İyi ki önceden hazırlamışım derste işlenecek materyalleri, yoksa bu kafayla hazırlamam zor, yarın balık var, sazan. Dersten sonra solucan aramam lazım okulun arka tarafındaki kanalın kenarında. Yoksa son dersi blok yapıp erken mi çıksam? Kısa çizmeler için bagaja bakmak gerekiyor, bu kıyafetlerle solucan bulmaya çalışmak rahat olmuyor. Artık, okulda bakarım bagaja diyerek hızlandım yolda.
Keşke durduğumda bagaja baksaydım çizmeler için diye düşündüm ana kapıdan girerken. Bir iki arkadaşa selam verdim okulun önüne arabayı park ederken, yarın akşam bir yerlerde buluşuyorlarmış, davet. Özür diledim onlardan, acil bir işim çıktığını katılamayacağımı söyledim, yalan, sazandayım yarın, kuzularla buluşacağım. Bagajı açtım. Çizmeler yerinde, iyi. Bu malzeme çantası ne arıyor burada ki? Evet, hatırladım, bazı malzemeler satın alacağım av bayiinden, eve dönerken. Küçük fırdöndü ve kurşun almam lazım acilen, eksik malzemesi olan amatörlerin ne hale düştüğünü çok iyi hatırlarım, acınası.
Gözüm dalıyor derste arada bir, pencereden dışarı. Kavakların yaprakları sallanıyor sertçe, iyi bu çok iyi, dalgalar şimdi dövüyor koyun dibini, gezinir oralarda hissettirmeden, kuzu. Değişir mi rüzgar acaba yarına kadar? Hayır, değişmemeli, biraz daha direnmeli aynı yönde, sadece bir gün, bir gün daha dayanmalı. Ah, şimdi orada olmak vardı, tam koyun burnunda, sessiz, kararlı ve sazanlara yakın, sabır. Şu solucan işi de uzun sürmezse, hemen gidip eksikleri tamamlayacağım, fırdöndü ve neydi? Hatırlamaya çalışırken, bir arkadaşım geldi yanıma, dalgın olduğumu söyledi. Alınmalı mıydım? Hayır, çünkü dalgınım, koyun dibinde gözlerim, derinlerde ve sonra sığlarda, bir kuyruk, bir yüzgeç ve bir sarı, altın sarısı, parlak.
Dersten sonra hemen fırladım solucan aramaya, havanın kararmasına daha çok var. Okulun diğer kapısından çıktım çünkü kanala en yakın yer orası. Arabayı park ederken ağacın altına, fark ettim, benden önce de birileri solucan aramış buralarda, izleri taze. Belki onlar da sazan amatörü. Nereye gidiyorlar acaba? Yarın balığa giden çoksa, yer bulamama gibi bir durum oluşabilir mi? Bu düşünceler solucan aramamı hızlandırdı sanki, hemen çizmeleri çıkartıp arabaya atladım, şehirdeyim.
Ben dükkana girdiğimde benden önce gelmiş birileri de malzeme alıyorlardı. Kendi aralarında konuşurlarken ister istemez kulak misafiri oldum. “Geçen hafta bizim arkadaşlar gitmişler oraya abi, tık dememiş balık. Atlayan balık bile görmemişler valla!” dedi birisi. “Biz geçen hafta öbür göletteydik, tek bir balık bile alamadık iki gün!” diye söze karıştı diğeri. Haberler tatsız, hayal kırıklığı. Neşem kaçtı ama belli etmemeye çalışıyorum, duymazdan geliyorum amatörlerin konuşmalarını, inanmıyor gözümdeki koy ve kuzular onlara, yalan bunlar, sessiz değillerdi, dikkatli değillerdi, hissedemediler sazanı, söndüremezler içimdeki heyecanı, çünkü kuzular orada, sessiz, tedbirli, ve sakin, biliyorum.
Hızla eve gelip kalan eşyaları toparlamaya çalışıyorum. Sadece balık malzemesi değil bir sürü de kamp malzemesi, yiyecek ve giyecek var hazırlanması gereken. Ay takvimine baktım bu arada, mehtap yok yarın gece, bu iyi. Hazırladığım eşyaları kapıya yakın bir yere yığmaya başladım. Bir kere de arabaya götürülemeyecek kadar çok eşya var yığında, olsun taşırım, lazım hepsi.
Saati erkenden çalacak şekilde ayarladım, eşyaları hazırlarken. Arada bir balkona çıkıp karanlığa dalıyorum, gökyüzü yıldızlık. Hazırlıklar biraz olsun tamamlanır gibi oldu ama yatağa her uzanışımda alınması gereken başka bir şey geliyor aklıma. Yeniden uzanıyorum yatağa, gözümde sazanlar, çalan ziller, bükülen kamışlar ve tabiatın doyumsuz güzelliği canlanıyor, resim gibi, bir tablo gibi. Bir o oltaya, bir bu oltaya koşuyorum heyecan içinde, bir sürü balık tutuyorum ama daha evdeyim, rüya ama gerçek, ben çoktan balıktayım sanki.
Belki balık tatsız olacak ve hiç vurmayacak ama ben sazan peşinde koşuyor olacağım. Belki yer değiştirmelerden ve oltalarla uğraşmaktan yorgun düşecek, perişan olacağım ama su kıyısında olacağım. Belki dönerken hiç balık tutamamış olmaktan canım sıkılacak ama gözüm, gönlüm, hayalim ve ümidim hep diğer koyda ya da karşıki burunda olacak. Belki önümüzdeki haftayı diğer koydaki ya da karşıki burundaki iri sazanları hayal ederek geçireceğim ama beklentim hiç azalmayacak. Belki gelecek hafta ya da önümüzdeki ay da oradan hiç balık tutamayacağım ama kalbimde hiç bitmeyen bir heyecan ve tutku, içimde de hiç sönmeyen bir sevda olacak. Ancak bir sazan amatörünün anlayabileceği ya da paylaşabileceği bir heyecan ya da tutkudur bu öyle sadece balığın yakalandığı zamana sığmaz, yürek ister, gönül ister sazan amatörlüğü, ava gitmeden yaşamayı, balık yakalamadan balık kokmayı ister. Doyumsuz.
Hoşçakalın sevgili sazancılar.

SAZANIN GÖZÜNDEN...
Onu daha önce hiç görmemiştim bu göletin kenarında, farklıydı her haliyle. Arabasını yolun kenarına park etmiş, dürbünle aşağıya bu taraflara doğru bakıyor, sanki bildik bir şeyler arıyordu, meraklı ama sakin. Yukarıdan yine bir balıkçı arabası geçti, aceleci. Kayaların oraya gidiyorlardı yine yazık, çok yazık! Yukarıdan bir ördek sürüsü geçti, koyun içinde oynaşan mekelerin kanat sesleri ulaştı buralara kadar, sırdaşlarım.
Arabasına bindi, dar bir patikadan koyun ucuna kadar yaklaştı. Koydaki mekeler kaçıştılar açığa, iki de ördek kalktı koyun sığlıklarından, tedirgindiler. Oysa o yine sakindi arabadan indiğinde, kararlı ve korkutucu bir sakinlik bu, ürpertici. Yine bu tarafa doğru bakıyor, sanki olta atmaya hiç niyeti yokmuş gibi yabanı koklamaya çalışıyordu. İşi bilen bir görüntüsü vardı, “Ben böyle ne göletler gördüm, yabancısı değilim buraların…” der gibi ağır devinimlerle yaklaşmıştı buruna doğru. İki kız kuşu geçti açıktan, suyun üzeri titreşti hafif meltemle, sıcak.
Koyun alt tarafındaki adacığa doğru ilerlerken birden durdu bizim hizamızda. Bizi fark etmiş olabilir miydi? Ürperdim bir an, korku. Bağırdım hemen çocuklara “Kesin sesinizi! Hareket etmeyin!” Nefes bile almadık, o an, bekledik sessizce. Önümüzdeki yosunların derinliğe açılan kısmındaydık, bizi görmesi olanaksızdı. Ama hissediyordum onun varlığını, onun da bizim varlığımızı hissettiğinden emindim. Etrafta kimse kalmamıştı, ne bir balıkçıl, ne bir karabatak, ne de bir meke, korku vardı ortama hakim ve artan endişe. Üstünde kısa bir yelek, ayağında haki renk bir pantolon ve kısa balıkçı çizmeleri vardı. O çizmelerle nasıl bu kadar sessiz yürüyebiliyordu? Gözlerini fark ettim bir an, keskin ve delici bakışlarla bütünleşmiş bir yaban adamı, şahin gibi, kartal gibi, ölüm gibiydi sanki. Gençlerden biri fırladı yukarıya, devrilip düştü, yeniden suya. Suyun üzerinde yarattığı dalgalar bulandırdı görüntüyü bir an. Gençlik işte! Tedbirsiz..
Ne kadar kaldı kıyıda bilmiyorum ama birden yok oldu. Kaya oldu, çalı oldu, taş oldu ama yoktu artık kıyıda, neden ki? Bir karga geldi aynı noktaya şimdi, koyu bir kuzgun. İri gagasıyla bir şeyler karıştırdı kıyıda. Bir kerevit geçti yanımdaki kayanın arkasından, hızlı adımlarla, koştururcasına. Yosunların kuytusundaki alanda bir sürü gümüş toplanmış, güneşin tadını çıkarıyorlar sanki. Bir sürü kızılkanat geldi kıyıdan, yosunlara sürünerek geçtiler önümden, yeniden kıyıya yöneldiler, yem peşinde. Sıcağı hissedebiliyorum bu kuytuda bile, dal kımıldamıyor dışarıda, esinti iyice kesilmiş.
“Ben size söylemedim mi, bu da gider şimdi kayaların oraya!” diye söylendi gençlerden biri. “Bugün bayram yeri kayalıklar, zavallılar, çok beklerler!” diye ekledi diğeri kanat yüzgeçlerini açarak. Sıcak yüzünden kimsede yemlenecek hal yoktu, bungun bir hal vardı ortamda. Ama benim tedirginliğim geçmemişti hala. Bu yabancı farklıydı, gitmezdi herkesin olduğu yere, biliyordum, çaresizce..
Suyun yüzünde hafif bir çırpıntı oluştu, kuzey yönlü bir esinti havalandırdı yüzeyi sanki. Ama dostlarım yoktu kıyıda hala. Sanki o yabancının kokusu sinmişti ortama, ne bir ördek ne de bir karabatak yüzüyordu yakınlarda. Yosunların ön tarafına, kıyıya doğru yaklaştım etrafı daha net görebilmek için. Çok aç değildim zaten ama yol üzerinde gördüğüm bir mısır mis gibi kokmuştu burnuma, taze ve çok lezzetli göründü gözüme birden. Eğildim ve onu yavaşça kokladım. Enfesti, yavaşca dokundum ve dudaklarımın arasına aldım onu, hissetmek istedim onun hayalimdeki tadını. Hatta birden sahiplendim onu, başka kimse gelmeden zevkine dalayım bu ziyafetin istedim, bencilce. Son hatırladığım dudaklarımda bir acı ile dehşetli bir mücadele içinde olduğumdu. Tüm gücümle asılıyordum açığa ama bırakmıyordu bir güç beni dudaklarımdan kavramış, güçlü. Yosunların arasına daldım, açığa yöneldim, hatta kayalara bile sürtündüm bu savaşta, umutsuz. Yavaş yavaş tükendiğimi ve kıyıya yaklaştığımı hissettim, istemeden de olsa.
Sonrasında onu yeniden gördüm kıyıda, beni elinde tutuyor ve gözlerimin içine bakıyordu aynı şahin gözlerle, ama delici değil mutlu ve sevecen. Sanki bir dostuna kavuşmuş edası vardı gözlerinde. “Ne kadar da yaşlıymış!” diye düşündüm yakından görünce onu. Gözlerinin kenarlarındaki çizgiler ve yüzündeki buruşukluklar ortaya koyuyordu onun yaşlılığını. Belki birazdan bir daha ne onu ne de bir başka dostumu göremeyecektim canlı gözlerle ama onun gözündeki mutluluğu, kalbindeki sıcaklığı ve bana olan saygısını hissetmiştim, derinden.
Üzülmedim savaşı kaybettiğime desem yalan olur, nice savaşları kazandıktan sonra. Ama bir ustaya, bir dosta, kısacası gerçek bir sazan amatörüne teslim olmaktan da gurur duydum gözlerimi ebediyete kapamadan önce. Bir balıkçıl geçti yakınlardan, bir genç atladı yosunların arkasında, bir ördeğin kanat sesleri ve bir göz çarptı gözüme, inanamadım o göze, yeniden baktım, son defa baktım, benim kadar üzgün, benden daha acılı bir göz, kenarında çizgiler…
Hoşçakalın Sazancı Dostlar...
 KONUNUN TAMAMI ve YORUMLAR İÇİN LÜTFEN TIKLAYINIZ
|