SOĞUK YILDIRSAYDI AYRICALIKLI OLMAZDI SAZAN AMATÖRÜ...
Bir sazan amatörü, avlandığı ortamın yaşayan özellikleri olduğunu, kendine özgü bir karakteri ve sesi olduğunu, içinde bulunduğu yabanın kendisiyle bazen sakin ve neşeli, bazen ise sert ve ciddi tonlarda konuştuğunu iyi bilendir. Gerçek bir sazan amatörü, doğal koşullardan kaynaklanan çeşitli rahatsızlıklar ve zorlukları yaşarken balığın vurmamasından, yorgunluktan ve uykusuzluktan yakınabilir, hatta iklimsel şartların balık tutma arzusunu örseleyen, amatörü canından bezdiren, donmuş parmaklarını cebinden çıkartmayan özellikleri de olabilir.

Kıyıları buz tutmaya başlayan bir gölette, arabasının camlarının buzla kaplandığı saatlerde ve güneşin kendisini bile ısıtamadığı koşullarda, sıcak bir soba ya da buharlı bir banyonun hayallerini zorladığı anlar yaşayabilir. Bu sularda harcadığı onca zaman, aşığı olduğu balığı elde etmek için mücadelenin sadece bilgi ve sezgi bağlamında sürmeyeceğini, yakılan bir ateş başında başka çetin şartlarla da boğuşma anlamına geldiğini öğretmiştir sazan amatörüne. Bir dalga gibi gittikçe artan soğuğa, yağmurdan ya da kardan ıslanan parmaklarının sızısına eklenen sert bir rüzgarın yüzünü ısırmasına rağmen onu oltalarının başına kilitleyen bir şey vardır aslında. Bu tutulacak birkaç balıkla açıklanamayan bir şey olmalıdır çünkü balık yakaladıktan sonra da sürer çoğu kez. Bu şey o kadar güçlüdür ki ne sabahın ayazında ne de gecenin soğuğunda bırakır amatörün yakasını. Ne ertesi gün, ne de ertesi hafta azalır, ne sonraki yıl ne de kırk yıl sonra eksilir.
Bu şey sazan amatörü olmanın ayrıcalığıdır ve bunu çoğu amatör de bilemez. Bu bilinecek bir şey değildir çünkü bu bilinmez sadece yaşanır. Soğuktan titrerken, rüzgardan ürperirken, yağmurdan ıslanırken, oltalar eline yapıştığında, yerdeki çamurlar betonlaştığında, su bidonun içindeki su donduğunda, günyeli eserken gözlerin yaşardığında, bir bıçağın tenini kestiğini hissettiğin soğukta yaşanır, inançla ve ümitle beslenir, ve o balığın görüntüsünün kazındığı yüreklerde yeşerir, filizlenir ve büyür sazan amatörü olmanın ayrıcalığı….
O BİZİM DOSTUMUZDU...
Yarısı suyun içinde kalmış bir ağaç çıkıntısının solunda, oltaların yaklaşık 150-200 metre açığında suyun düşmesi ile ortaya çıkmış bir küçük adacığın üzerindeydi karabatak. Önceleri pek dikkatimizi çekmemiş, siyah bir poşet kalıntısı gibi çarpmıştı gözümüze bu mesafeden, ancak, dürbünle baktığımızda onu daha net görmüş bu yüzden de gözümüze takılmıştı bu yaratık. Belki bu senenin palazı idi, belki de daha ergin bir hayvandı ama o adacığı pek terk etmiyordu. Geceyi nerede ve nasıl geçirdiğini bilemiyordum, belki avlanmak için başka yerlerde bulunuyordu ama sabah çok erken saatlerde bile onu hep o adacığın üzerinde görüyordum. İnanılmaz derecede temizliğine düşkün bir su canlısı idi. Ne zaman baksam ya gagasıyla tüylerini düzeltiyor, ya da tüylerini kabartıyor, bir şeyler yapıyordu. Sanki o tüyleri tek tek elden geçiriyor, arada bir kafasını kaldırarak etrafı kolaçan ediyor, sonra yeniden gagasını kullanarak, temizlenme mi yoksa süslenme mi ne olduğu kesin olarak bilinemeyen uğraşına geri dönüyordu.
Sabahın erken saatlerini o adacığın üzerinde geçiren bu ilginç su kuşu, saat 08:30 cıvarında da o adacıktan suya inerek avlanmaya başlıyordu. Suya girdiği andan itibaren adacığın üzerindeyken takındığı sakin ve yavaş tavrını birden değiştiriyor, sıkı bir avcı görüntüsüne bürünüyordu. Gümüşlerin peşinden inanılmaz bir hızla dalıyor ve onları tabiatın kendisine verdiği özelliği en etkin biçimde ortaya koyarcasına kovalıyordu. Bazen adacıktan 40-50 metre kadar açılıyor, suyun fazla derinine inmeden kaçan gümüşleri kovalarken de suyun yüzeyine yakın bir torpilin hedefine gidişi misali adeta suyun içinde uzuyor ve koyu renk bir balık görüntüsü alıyordu. Özellikle bazı yaralı ya da şeritli gümüşleri yüzeyden kovalarken adeta etrafı birbirine katıyor, balıkların ani yön değiştirmelerine ise bir jet-ski süratiyle, sular fışkırtarak ayak uyduruyordu. Dikkatimi çeken bir başka husus da karabatağın hedef olarak seçtiği balığa adeta kilitleniyor görüntüsü vermesi idi. O balığı kovalarken daha yakından sıçrayan diğer balıklara hiç bakmıyor, allem edip, kalem edip peşinde olduğu balığı sonunda yakalayabiliyordu. Herhalde peşinden kovalanan balığın da yorulması ona bu fırsatı daha iyi yaratıyordu sanki.
Çoğu zaman oltaları izlemeyi bile bırakıp bu sevimli yaratığın sabah avını seyrediyordum. Karabatak avlanırken, inanılmaz bir disiplin sergiliyor gibi geliyordu çoğu zaman bana. Saat 08:30’dan saat 09:15’e kadar, ya da bu rakamda beş on dakikalık sapmalar olabilir, sıkı bir şekilde avlanıyor, sonrasında yeniden adacığa doğru yaklaşıyordu. Bu av müddetince 8-10 balık yakaladığını sandığım karabatak 09:30’dan itibaren yeniden adacığa çıkıyor ve buradaki rutin hayatına devam ediyordu. Sıcaklığın da artması ile bu saatten sonra rüzgarın geldiği yöne doğru kanatlarını açarak sabit bir şekilde, adeta tahnit edilmiş bir kuş pozu ile en az yarım saat duruyordu. Çoğunlukla o saatlerde de bu adacığın olduğu bölgeye 4 karabatak daha geliyordu. Göletin başka bir bölgesinden geldiğini sandığım bu karabataklar bizim karabatağın adacığına yakın bir yerlere konuyor ama bizimkinden pek bir ilgi görmüyordu. Hatta bazen aralarında şiddetli kovalamalar oluyor, gürültüler ve sesler çıkıyordu. Ama sonuçta bizim karabatak yine adacığın tek hakimi oluyor ve o gelen karabataklar tekrar geldikleri yöne giderek gözden kayboluyorlardı.
Bir keresinde bizimki uzakta avlanırken adacığa bir gri balıkçıl konmuştu. O balıkçılı oradan kovmak için avını bırakıp hızla adacığa geri dönmüş ve kendinden oldukça büyük görünen balıkçılı değişik şekillerde rahatsız ederek adacıktan uçurmuştu. Karabatağın adacık sevdası benim çok ilgimi çektiğinden adacığa yakın bir çıkıntıya giderek o küçük adacığın üzerini dürbünle en ufak ayrıntısına kadar inceledim ama ne bir yuva ya da ne bir yumurta benzeri bir şeyler görebildim. Belki de uzun vadede burayı bir aşk adası haline getirmeyi, çoluğunu, çocuğunu burada yetiştirmeyi umuyor olabilirdi. Ancak bir insan gözüyle adacığın bir özelliği yok gibiydi. İki tarafı nispeten derine açılan, şerit şeklinde en fazla 2 metrekarelik bir kara parçasından başka bir şey değildi bu adacık ama karabatağın devamlı mekanı olmuştu burası. Babamla beraber sürekli aynı koyda avlandığımızdan onu da koyun bir sakini, sanki oranın bir demirbaşı gibi görür olmuştuk. Bazen babam bana “Seninki ne yapıyor?” diye soruyor, bazen de oltaların başından ayrıldığımda, ben babama soruyordum “Seninki yine yerinde mi?” diye.
Sabah avını yaptıktan sonra genelde öğleye kadar kuruma, tüy düzeltme hatta bazen de uyuma faaliyetleri içinde zaman geçiren karabatak, adacığa yaklaşan bir amatör ya da yakından geçen bir balıkçı arabası olduğunda buradan uzaklaşıyor, koyun orta kısımlarında yüzmeye başlıyor, ya da oralarda bir yerlerde vakit geçiriyordu. Bölgedeki insan varlığı azaldığında ya da amatörler avlaktan ayrıldığında yeniden adacığa dönüyor ve günün geri kalanını yine zaman zaman avlanarak ama çoğunlukla temizlenerek, bitlenerek geçiriyordu bu ilginç kuş. Aslında güzel bir yaratık olduğunu da söyleyemezdim, bazı kısımları kuzguni ama ağırlıklı olarak griye yakın tonlarda, kırçıllı, gagasının ucuna doğru bir kıvrımı olan garip bir kuştu. Özellikle ördek ve kaz avlarıyla fazlaca uğraşmış bir avcı olarak su kuşlarını sıkça gördüğümden, yabanda çok daha güzel, renkli tüyleri olan ve tabiatın özene bezene yarattığı bir çok su kuşu varken bu karabatak onlardan biri değildi açıkçası.

Karabatakla aramızda bir iletişim de oluşmaya başlamıştı sanki, avlanmaya çıktığında en soldaki oltalarıma, ben oralarda dolaşıyor olsam bile, epeyce yaklaşıyor ama arada oldukça uzun bir tedbir mesafesi hep bırakıyordu. Kısacası aşırı samimiyetten pek hoşlanmıyordu. Balığın vurmadığı anlarda, yemlik ağdan çıkarttığım birkaç ölü gümüşü yemesi için onun adacığına yakın noktalara atmıştım, ama anlaşılan ölü gümüşlerle pek ilgilenmiyordu. Kendi avını kendisi yapmak istiyordu sanki, ne tesadüf, amatörler de öyle değil midir?
Bir gün, bir başka avda yine onun orada olduğunu görmüş, kendi işimize dalmıştık. Sabah yine, her zaman ki gibi avlanmaya çıkmış daha sonra adacığın üzerine tünemiş ve rutin işlerine dalmıştı. Göletin üzerinde henüz sabah sisinin izleri yer yer hissediliyor, ama güneş de kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Oltalarda da bir hareket olmadığından arabanın yanında miskin miskin oturuyorduk ki birden o adacığın oralarda bir hareketlenme oldu sanki, bir seri kanat hareketi gibi bir şey gözüme çarptı. “Baba!” diye bağırdığımı anımsıyorum, adacığın üzerinden yukarıdaki meşeliklere doğru uçarak uzaklaşan kartalı göstererek, panik içinde. Hemen dürbüne sarıldım, kartalın heybetli açılan kanatlarının altından hayal meyal görünen pençelerinde gördüm onu. Şuursuzca sallanan uzun boynundan tanımdım bizimkini, çoktan ölmüş olmalıydı.
Boğazıma bir şey düğümlendi, dürbünle daha fazla izleyemedim kartalı. Oraya yığıldığımı hatırlıyorum, elimde dürbün ve hala bakarak üzeri boş adacığa. Acaba başka bir karabatak ya da bir başka su kuşu olabilir miydi? Etrafı dürbünle yeniden taradım, adacığı, onun avlandığı yerleri, belki dalmıştır suyun altına, bir gümüşle gagasında yeniden çıkacak şimdi ortaya diye bekledim bir müddet. Babam da şoktaydı, üzülmüştü Allahın kuşuna, yabanın bu güzel olmasa da bize yoldaş olmuş, uzaktan da olsa heyecanımızı paylaşmış, günlerce yaptıkları ile kafamızı kurcalamış, bizi meşgul etmiş bu garip kuşa. Hele ben, eğer o kartalı o gün elime geçirme olanağım olsaydı onu ne yapardım bilmiyorum ama iyi birşeyler yapmazdım herhalde. Keşke kartalın yaklaştığını görüp onu uyarabilseydim diye hayıflandığımı bile hatırlıyorum, gün boyu, çaresizce.
O gün kaç sazan yakaladık, trofe boylarda mıydılar, renkleri nasıldı, ne yedik, ne içtik tam hatırlayamıyorum ama gün boyu aklımızdan çıkmadı hiç karabatağın hazin öyküsü. Sazanlarla nasıl boğuştum, kaç sazan kucakladım, kaç kare fotoğraf çektim hiçbiri anılarımda kalmadı desem yeri var ama gözümün önünden gitmeyen bir sahneyi ya da o kareyi asla unutamadım o günden kalan, bir boyun, koyu siyah renkte uzunca sayılacak kırçıllı bir boyun ve ucunda belli belirsiz kıvrık bir gaga…
Tabiat tüm canlılara olağanüstü bir besin zinciri sunuyor. Bu besin zinciri içinde yer alan tüm canlılar doğanın kuralları gereği daha güçlüye, daha kuvvetliye boyun eğiyor. Doğanın bu acımasız kuralları içerisinde ölüm gerçeği tüm canlılar için acı verici oluyor. Bunu doğal kabullenmek, bir kartal için bir su kuşunun sadece beslenme ihtiyacını karşıladığı gerçeğini benimsemek ise eyleminin içine bazen duygularını fazlaca katan insanlar için çok hüzün verici bir hal alıyor. Amatör sazan balıkçılarının eylemlerine daha fazla duygu katıp katmadıkları tartışılabilir belki ama amatör sazan balıkçılığını ayrıcalıklı kılanın, farklı ya da özel kılanın, sazan amatörünün doğanın tüm kurallarıyla acımasız işleyişine daha yakından tanık olduğudur ki bu tartışılmaz işte.
Hoşçakalın sazancı dostlar… KONUNUN TAMAMI ve YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ
|